Bilge Horoz ve Parlayan Hazine

Gümüş Kanatlı Köyün Sabah Neşesi
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, yemyeşil tarlalarla çevrili huzurlu bir köy varmış. Bu köyün her köşesinde renkli çiçekler açar, dereler şarkı söyleyerek akarmış. Köyün en çalışkan sakini, parlak tüyleriyle gurur duyan küçük bir horozmuş. Her sabah güneş dağların arkasından başını uzatınca, horoz tüneğine çıkarmış. Göğsünü kabartıp neşeyle ötermiş. Onun sesi köylülere yeni bir günün müjdesini verirmiş.
Küçük horoz, gün boyu bahçelerde gezer ve toprağı incelermiş. Toprağı eşelemeyi, altındaki küçük sürprizleri bulmayı çok severmiş. Bazen bir mısır tanesi, bazen de lezzetli bir buğday bulurmuş. Karnı doyunca elma ağacının gölgesine çekilirmiş. Orada rüzgârın yapraklarla yaptığı fısıldaşmayı dinlermiş. Doğa onunla konuşur gibiymiş. Her esinti, uzak diyarlardan gelen tatlı bir masal anlatırmış ona.
Güneşli bir salı sabahı, horoz yine en sevdiği bahçeye gitmiş. Toprak o gün çok yumuşak ve nemliymiş. Gagasını hafifçe toprağa daldırmış. Tam o sırada, toprak yığınının arasından bir ışık süzülmüş. Bu ışık, daha önce gördüğü mısırlardan çok daha parlakmış. Horoz durup bakmış. Gökyüzündeki güneş sanki bir parçasını oraya bırakmış gibiymiş. Merakla yaklaşmış ve gagasının ucuyla o parlak şeye dokunmuş.
Toprağın Altındaki Beklenmedik Misafir
Horoz, parlayan bu garip şeyi yavaşça gün yüzüne çıkarmış. Bu, bembeyaz ve pürüzsüz bir inciymiş. İnci, güneşin ışınlarını alıp her yöne rengârenk yansıtıyormuş. Horoz şaşkınlıkla etrafında bir tur atmış. Başını sağa yatırmış, sonra sola yatırmış. Acaba bu yeni bir yiyecek türü mü? diye kendi kendine düşünmüş. İnciyi gagasında hafifçe tartmış. Ama bu şey ne buğdaya ne de mısıra benziyormuş.
İnci sessizce yerde duruyormuş. Horoz onun neden bu kadar parladığını anlayamamış. O sırada bahçenin kenarındaki yaşlı dut ağacı derin bir nefes alır gibi hışırdamış. Ağacın dalları hafifçe sallanmış. Sanki ağaç, horozun bulduğu bu hazineyi selamlarmış. Horoz inciye bakıp mırıldanmış: “Sen çok güzelsin ama benim karnımı doyurmazsın.” İnciyi bulduğu yerin yanındaki bir yaprağın altına yavaşça bırakmış.
Tam o sırada, köyün en eski dostu olan küçük bir kuş uçarak yanına gelmiş. Kuş, horozun inciyi kenara koyduğunu görünce şaşırmış. Horoz ona durumu anlatmış. “Bak küçük dostum,” demiş. “Toprağı eşelerken bunu buldum. Çok parlak ve şık duruyor. Fakat ben bugün çok acıktım. Benim için bir mısır tanesi bundan çok daha değerlidir.” Küçük kuş, horozun bu bakış açısına sessizce gülümsemiş.
Gerçek Değerin Gizli Olduğu Yer
O gün akşamüzeri, horoz köyün bilge çınarının altına gitmiş. Orada her şeyi sessizce izlemeyi ve dinlemeyi severmiş. Ormandaki derin sessizliği dinlemek ona her zaman yeni fikirler verirmiş. Dinlemek, sadece kulakla yapılan bir iş değilmiş onun için. Kalbiyle de etrafındaki dünyayı duymaya çalışırmış. Çınar ağacı, kökleriyle toprağa sıkıca tutunmuş, gölgesiyle tüm canlıları kucaklıyormuş. Horoz orada otururken, incinin değerini düşünmeye başlamış.
Köyün çocukları akşam vakti meydanda toplanmışlar. Kendi aralarında oyunlar oynuyor, buldukları taşlardan şekiller yapıyorlarmış. Horoz çocukları izlerken bir şeyi fark etmiş. Çocuklar, ellerindeki sıradan taşlara bile büyük bir sevgiyle bakıyormuş. Onlar için bir taş, bazen bir kale, bazen de bir gemi olabiliyormuş. Horoz o an anlamış. Bir şeyin değeri, onun ne olduğuyla değil, ona nasıl baktığımızla ilgiliymiş. İnci belki mısır değildi ama harika bir ışık kaynağıydı.
Ertesi sabah horoz erkenden uyanmış. Kalbindeki ses ona inciyi geri almasını söylemiş. Koşarak bahçeye, o büyük yaprağın altına gitmiş. İnci hâlâ oradaymış ve sabah çiyiyle daha da parlıyormuş. Horoz inciyi dikkatlice almış. Bu sefer ona sadece bir taş olarak bakmamış. Onun içindeki emeği ve doğanın güzelliğini görmüş. Bu inci, okyanusların derinliklerinden gelip toprağa misafir olmuş bir mucizeymiş.
Bilginin Işığında Yeni Bir Başlangıç
Horoz artık sadece mısır aramıyormuş. Her sabah uyandığında, dünyadaki güzellikleri keşfetmek için can atıyormuş. İnciyi köyün müzesine, herkesin görebileceği bir yere bırakmış. Köydeki diğer hayvanlara ve çocuklara bu hikâyeyi anlatmış. Onlara, her şeyin göründüğünden daha fazlası olabileceğini söylemiş. Bir mısır tanesi gövdeyi, doğru bir bilgi ise ruhu doyururmuş. Köyde herkes artık birbirine daha dikkatle bakmaya başlamış.
Zaman geçtikçe horozun bilgeliği tüm çevreye yayılmış. Artık ona sadece sabahları öttüğü için değil, dünyayı kalbiyle dinlediği için saygı duyuyorlarmış. Horoz, her gün yeni bir şey öğrenmenin heyecanıyla yaşamış. Bazen bir çiçeğin açışını, bazen de karıncaların yardımlaşmasını izlemiş. Her gözlem ona yeni bir ders vermiş. Öğrenmek, onun için en parlak inciden bile daha kıymetli bir hazineye dönüşmüş.
Masal bu ya, köyün üzerindeki gökyüzü her gece binlerce inciyle dolup taşmış. Yıldızlar, horozun bulduğu inci gibi parlayarak çocuklara göz kırpmış. Horoz tüneğine yerleşirken huzurla gözlerini kapamış. Artık biliyormuş ki, asıl zenginlik dışarıda değil, neyin değerli olduğunu bilen temiz bir zihindeymiş. Dünya, onu anlamaya çalışan her kalbe en güzel sırlarını birer birer fısıldarmış. Yıldızlar sönüp güneş doğana dek, iyilik ve bilgi tüm kalplere huzur vermiş.
Ay ışığı vurur gümüş yaprağa, bilgelik tohumu ekilir toprağa.



