Gümüş Dere’nin Paylaşan Taşları

Gümüş Dere’nin Sırrı

Bir varmış, bir yokmuş. Çok eski zamanlarda, yüksek dağların arasında küçük bir köy varmış. Bu köyün adı Kilitli Kapılar Köyü imiş. Köyde yaşayan herkesin ambarları yiyecek doluymuş. Ancak kimse kimseye bir lokma bile vermezmiş. Herkes kendi evine kapanır, kapısını sıkıca kilitlermiş. Komşular birbirine selam vermeyi bile unutmuş.

Köyün sokakları her zaman çok sessizmiş. İnsanlar sürekli, “Eğer yiyeceğim biterse ne yaparım?” diye korkarmış. Bu korku yüzünden kimsenin yüzü gülmezmiş. Mutluluk bu köyden çoktan uzaklaşmış. Sadece rüzgâr boş sokaklarda kendi kendine fısıldarmış. Köylüler ise sadece kendi ayak seslerini dinlermiş.

Bir gün köye yaşlı bir yolcu gelmiş. Bu yolcunun adı Bilge Tavşan Pamuk’muş. Pamuk’un üzerinde eski ama tertemiz bir hırka varmış. Uzun yoldan geldiği için çok acıkmış ve yorulmuş. İlk gördüğü kapıyı çalmış. Kapıyı açan köylüye, “Bir parça ekmeğiniz var mı?” diye sormuş. Ev sahibi hemen, “Bizde hiç yemek kalmadı,” diyerek kapıyı yüzüne kapatmış.

Pamuk hiç üzülmemiş. Başka bir kapıya gitmiş ama yine aynı cevabı almış. Kimse ona yardım etmek istememiş. Pamuk sadece gülümsemiş ve köy meydanına doğru yürümüş. Meydanın ortasındaki büyük çeşmenin yanına durmuş. Heybesinden pırıl pırıl parlayan, kocaman bir dere taşı çıkarmış. Bu taş, sanki ay ışığı gibi bembeyazmış.

Meydandaki Gizemli Kazan

Pamuk, meydandaki eski kazanı çeşmeden doldurmuş. Altına kuru dallar dizmiş ve küçük bir ateş yakmış. Sonra elindeki beyaz taşı suyun içine yavaşça bırakmış. Taş suyun dibine “Lup!” diye düşmüş. Pamuk, elindeki tahta kaşıkla suyu ağır ağır karıştırmaya başlamış. Köylüler pencerelerinden merakla onu izliyormuş.

Küçük bir sincap olan Tıkır, merakına yenik düşmüş. Pamuk’un yanına yaklaşmış ve sessizce sormuş: “Pamuk Dede, bu taşla ne yapıyorsun?” Pamuk, kaşığı sallayarak cevap vermiş: “Evladım, ben Bereket Çorbası yapıyorum. Bu taş dünyanın en lezzetli çorbasını pişirir. Ama tadının tam olması için içine birazcık tuz lazım.”

Çocuklarımızın İlgisini Çekebilir  Kedi ve Fare Masalı

Tıkır hemen evine koşmuş ve bir tutam tuz getirmiş. Pamuk tuzu suya serpmiş ve derin bir nefes almış. “Oh! Şimdiden harika kokmaya başladı,” demiş. Sonra eklemiş: “Ama keşke içinde iki tane turuncu havuç olsaydı. O zaman tadı saraylara layık olurdu.” Bunu duyan bir komşu, penceresini yavaşça açmış.

Komşu teyze, mutfağındaki iki havucu alıp meydana gelmiş. Havuçlar kazana girince suyun rengi değişmeye başlamış. Pamuk karıştırmaya devam ederken kendi kendine konuşmuş. Eğer herkes elindekini getirseydi, bu koca kazan bayram yerine dönerdi. Pamuk’un bu sözlerini duyan diğer köylüler de birer birer kapılarını açmaya başlamış.

Fısıldayan Rüzgâr ve Açılan Kapılar

Köyün meydanına doğru tatlı bir koku yayılmış. Bir köylü elinde iki patatesle gelmiş. Bir diğeri bir avuç kırmızı mercimek getirmiş. Herkes evinde sakladığı yiyeceklerden birazını kazana bırakmış. Kazan kaynadıkça buharı gökyüzüne doğru yükselmiş. Yaşlı çınar ağacı bu güzel kokuyla derin bir nefes alır gibi hışırdamış.

Pamuk, kazanı karıştırırken köylüleri izlemiş. Artık kimse kapısını kilitlemiyormuş. Herkes meydanda toplanmış ve birbirine gülümsemeye başlamış. Köylüler ilk defa birbirlerinin sesini gerçekten dinlemişler. Sadece kelimeleri değil, kalplerindeki o eski sıcaklığı da hissetmişler. Ortamdaki o ağır sessizlik, yerini tatlı fısıltılara ve neşeye bırakmış.

Çorba piştikçe içindeki her malzeme birbirine karışmış. Havuçlar patateslerle, mercimekler tuzla arkadaş olmuş. Kazan o kadar dolmuş ki, neredeyse taşmak üzereymiş. Pamuk, “İşte şimdi hazır!” diyerek ateşi söndürmüş. Herkesin elinde birer kâse varmış. Pamuk, herkese sırayla sıcak çorbadan doldurmaya başlamış.

Bütün köy halkı aynı sofranın etrafında toplanmış. Hayatlarında içtikleri en lezzetli çorbayı tatmışlar. Kimse “Benim yemeğim biter mi?” diye korkmamış. Çünkü paylaştıkça yemeğin azalmadığını, aksine çoğaldığını görmüşler. Çorba bittiğinde Pamuk, kazanın dibindeki beyaz taşı çıkarmış. Onu temiz bir bezle silip cebine koymuş.

Çocuklarımızın İlgisini Çekebilir  Mavi Fısıltı ve Nazik Sözlerin Gücü

Kalplerdeki Büyük Hazine

Köylüler merakla sormuş: “Pamuk Dede, o sihirli taşı neden yanına alıyorsun? Onu bize bırakamaz mısın?” Pamuk yumuşak bir sesle gülmüş. “Canım dostlarım,” demiş. “Bu taşın aslında hiçbir sihri yok. O sadece dereden aldığım sıradan bir taş. Asıl sihir, sizin kendi ellerinizle getirdiğiniz o küçük sevgi parçalarında gizliydi.”

Köylüler birbirlerine bakmışlar ve susmuşlar. Pamuk haklıymış. Eğer her biri kendi evinde kalsaydı, kimsenin karnı böyle güzel doymayacaktı. Beraberce hazırladıkları o çorba, sadece karınlarını değil, kalplerini de doyurmuştu. O günden sonra köyün adı Bereketli Köy olarak değiştirilmiş. Kapılar artık hiç kilitlenmemiş, pencereler hep dostlara açık kalmış.

Pamuk, heybesini sırtına almış ve yola koyulmuş. Arkasından el sallayan mutlu hayvanları ve çocukları görünce içi ısınmış. Gümüş Dere’nin şırıltısı ona en güzel şarkıları söylemiş. Köyün girişindeki çiçekler, paylaşmanın huzuruyla yapraklarını güneşe doğru açmış. Artık o köyde hiç kimse yalnız değilmiş.

Akşam olunca köyde tatlı bir huzur başlamış. Ay dede gökyüzünden bu güzel manzarayı izleyip parlamış. Paylaşılan her lokma, birleşen ellerde binlerce yıldıza dönüşmüş. İyilik tıpkı bir tohum gibi toprağa düşmüş ve her kalpte sessizce çiçek açmış.

Dostlukla pişen bir tas çorbanın tadı, dünyadaki tüm hazinelerden daha kalıcıdır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa dön tuşu